
İlk yurtdışına çıkışımız epey zor olmuştu. O zamanlar ikimizde İstanbul da farklı şirketlerde çalışıyorduk, evlilik için son hız hazırlıklarımızı yapıyorduk. En çok evimizle uğraşmıştık, saolsun Cancan ablam evini kira almadan bize açmıştı ve bizde oraya cici cici eşyalarla kendi zevkimize göre döşemeye başlamıştık. İğnesinden ipliğine herşeyimizi kendimiz seçmiş, zaman harcamış emek vermiştik. Evin sadece perdeleri kalmıştı almadığımız, perdeci perdeci geziyordum mesai çıkışlarında. Doca bir gün "seni çağırıyorlar" dedi. "Nasıl yani ?" dedim.
O sıralar Doca'ya sürekli Tiflis işini söylüyorlar, o da sürekli geçiştiriyordu. Açıkçası hiç mi hiç ciddiye almamıştık. Bütün herşey hazırdı işte, 24 Aralık a gün almıştık ve herşey hazırdı, perdeler hariç! "Nereye çağırıyorlar?"
"Beni ikna etmek için seni de iş görüşmesine çağırıyorlarmış". Demek yurt dışında büyük bir inşaat! Bir makine mühendisi için böyle bir projede çalışmak büyük bir şanstır. Normalde bir iki sistemi bir arada yaparken bu tarz bir işte bütün sistemleri bir arada görme şansınız doğar. Evet ben heyecanlanmıştım, doğru yerden fethetmişlerdi Doca'yı:)) Hem sadece 1 sene sürecekti. Sonra geri dönecektik evimize..
Perdeleri de gelince alırdık artık! Sonra gidiverdik evlendikten 5 gün sonra Doca, sonra ben, ansızın, neler neler oldu.. O proje bitince, daha büyük bir proje var dediler, yine heyecanlandık projeler önümüze geldiğinde! Bu da iki sene sürecekti, sonra döneriz dedik, perdeleri alır veee..
Doca ile konuşurken hatırladık o günleri.. İşte şantiyecilerin hayatları böyle başlıyor, şimdi dönmekten çok, daha güzel bir proje olsa gidermiyiz burayı bitirip diyoruz. Yaşadığımız evlerin
geçici olduğunu biliyoruz, ama yine de evimizi ev gibi hissetmek için herşeyi yapıyoruz. Duvarlara hasret dolu İstanbul resimleri asıyoruz.. İşte geçici evimizden bir köşe..

Perdeler ise kaldılar yüreğimizin bir köşesinde, sevdiklerimiz de öyle, hayat nasıl sürüklediyse bizi buralara işte öyle..