Çarşamba, Aralık 02, 2009
Cumartesi, Eylül 05, 2009
bir iki..
Salı, Temmuz 28, 2009
ANİKO
17.07.2009 Cuma günü Elf ve Cadı sahada inceleme yapmaktadır.
O sırada Cadı, Tiflis’ten gelen e-maili görür.
“Hello Missis Cadı!
+90532 … .. .. This person was calling you at the your old number.”
“Aaa, tavşan ablam aramış! Neden Gürcistan’ı aramış ki?” Hemen abla aranır,
“heheehee abla kafan yerinde mi beni aramışsın ama yanlış yerde! Taaa Tiflis’ten mail attılar sen aradın diye”
Sesi tir tir titremek bu olmalı,
“Canım bak şimdi sen gurbettesin ama üzülme bi tanem, tamam mı? Beklediğimiz oldu”
??!!?!?!?! beklediğimiz? Yok ki bir beklediğimiz, ben hiçbirşey beklemiyorum!!! Hiç beklemek istemiyorum, ve beklemeyeceğim…
“Anikomu kaybettik!”
Bir sure salak gibi bağıra bağıra ağladım ofiste, sonra kalkıp koşa koşa idari işlere, ilk uçakta bana yer derken, daha önce haberi alıp orada olacağımı tahmin eden Doca’yı görüverdim.
Annemi istemişti, gelsin diye söyleyip durmuştu. Annem gidemedi bir sure, onun yerine Tavşan ablam gitti. Ama dönmek zorunda kaldı, Annem epey sonra ayarlayabildi herşeyi ve gitti. Annemi mi beklemiştin Aniko?
Söylediklerine göre Annem 17.07.2009 da sabah 6 da inmiş İstanbul’a. Hemen Anikoya gitmiş. Kahvaltı ettirmiş çorbayla. Anikom karnını göstermiş ağrıyor diye, annem dua okumuş. Sonra arkadaşını çağırmış Anikonun, o da 3 kere yasin okumuş.
Aniko, annemin biricik ablası. Tüm kardeşlerimle benim biricik Aniko’muz. Aniko ana yarısı, daha da fazlası.
Yazları o gelecek diye annem ve ablamlarla evi pırıl pırıl mis kokulu yapıp,balkonda saatlerce yollarını beklediğimiz, öyle ki o geldiğinde tertemiz olsun diye 13 yaşımda annemin kocaman ısparta halısını sildiğim, titiz Aniko,
Tavşan ablamla annemden kaçıp bizi yıkasın diye sıra sıra banyoda önüne dizildiğimiz şefkatli Aniko, (annemin canı sağolsun, çamaşırların ardından aynı onlar gibi çitileyerek yıkardı bizi, keseyle heryerimizi ovar, ardından sıcak suyu basardı, kıpkırmızı olurduk. Oysa Aniko okşardı başımızı yıkarken, yumuşacık liflerdi, getirdiği güzel şampuanlarla mis gibi kokardık)
Annem 13 yaşında, küçük teyzem 10 yaşındayken annelerini kaybettiklerinde onları yetiştiren, tertemiz pırıl pırıl bakıp annesizliklerini kimseye belli etmeyen güçlü ve gururlu Aniko,
Cancan ablamın ve benim evinden gelinliklerle çıktığımız biricik Aniko,
Doca ile nişanlandıktan sonra zorla imam nikahımızı kıydırıp rahatlayan dindar Aniko,
Doca beni istemeye geldiğinde de kızı verdik sözü babamın ağzından bir türlü çıkamayınca, hayırlı olsun deyip bana el öptürten iş bitirici Aniko,
Yine beni istemeye geldiklerinde Doca nın babaannesini kandırıp bizim köyde bir damat kütüğü var, onu kırmadan vermeyiz kızımızı diye bizi saatlerce güldüren komik Aniko,
Fındık’la bana, kıkır kıkır gülmelerimizin arasında çamaşır asmayı ve daha neler neler öğreten becerikli Aniko,
Yazları annemlerle gidince ve okul bittikten sonra altı ay evinde yaşadığımda, her gittiğimizde güler yüzü ve tatlı sözleriyle beni ve kardeşlerimi karşılayan, en güzel yemeklerini, tertemiz çarşaflarını bizim için çıkaran, eşşek kadar olsak bile geceleri sırtımızı kaşıyıp, dualarla uyutan sevgi dolu Aniko,
Biz küçükken, kendi gelip getiremese bile, nutella ve çikolataları başkalarıyla gönderen, hep bizi düşünen Aniko,
İlk gerçek Barbie bebeğimi gönderip beni deli gibi sevindiren, yeğenlerimle oyun oynayan, çocukla çocuk olan Aniko,
Yine saçlarının kırk yerine taktığım tokaları unutup annemin komşularının yanında kurum kurum kurulurken, tokaları farkedince çığlığı ve aynı anda kahkahayı basan anlayışlı Aniko,
Kaşına gözüne sürme çekip, eşarbını İstanbul başı bağlayıp, ipek gömleğini giyip, kremler kokular sürüp kendi deyimiyle kırciklenerek gezen süslü Aniko,
By-pass ameliyatı olduğunda üniversitede bölümün en sert hocasının neyin var diye sorması üzerine odasında bir saat zırıl zırıl Aniko diye ağladığım, sonra İstanbul’a gelip o minik ayağına saatlerce masaj yapıp pek çok duasını aldığım Aniko,
Bir ay aramayıpta son bir hafta boyunca Pazar günü kandil, o zaman ararım diye aklıma getirip getirip aramak için Pazarı beklediğim ve Pazar günü Miraç kandilinde defnedilirken başında ben şimdi kimi arayacağım diye aptallığıma yandığım,
Dolabında yıkanırken kullanacakları havluyu ararken, o hasta haliyle bile düzenini tertipini koruduğunu görüp, kendimden utandığım ve kefenlendikten sonra bile kırmızı kırmızı olan yanaklarına bakıp ağladığım da O oldu.
Şişeesin sen Aniko, hepimizi öksüz bırakıp gittin. Eminim ki gittiğin yerler çok güzel (Tavşan ablam görmüş çünkü rüyasında) ve hepimiz orada buluşacağız. Sen kaşında gözünde sürmelerin, yanakların kırmızı kırmızı bizi bekliyor olacaksın orada.
Hakkını helal etmişsindir umarım, Son çektiğim fotoğrafında bana el sallıyordun, Elveda Aniko..
Çarşamba, Temmuz 01, 2009
Annem; Şimdi de Şiir Yazmaya Başladı :)
Pazartesi, Mart 23, 2009
Geliyorum, bekle beni..
Cuma, Şubat 20, 2009
Pazar, Aralık 21, 2008
Ya Perdeler??
"Beni ikna etmek için seni de iş görüşmesine çağırıyorlarmış". Demek yurt dışında büyük bir inşaat! Bir makine mühendisi için böyle bir projede çalışmak büyük bir şanstır. Normalde bir iki sistemi bir arada yaparken bu tarz bir işte bütün sistemleri bir arada görme şansınız doğar. Evet ben heyecanlanmıştım, doğru yerden fethetmişlerdi Doca'yı:)) Hem sadece 1 sene sürecekti. Sonra geri dönecektik evimize..
Perdeleri de gelince alırdık artık! Sonra gidiverdik evlendikten 5 gün sonra Doca, sonra ben, ansızın, neler neler oldu.. O proje bitince, daha büyük bir proje var dediler, yine heyecanlandık projeler önümüze geldiğinde! Bu da iki sene sürecekti, sonra döneriz dedik, perdeleri alır veee..
Doca ile konuşurken hatırladık o günleri.. İşte şantiyecilerin hayatları böyle başlıyor, şimdi dönmekten çok, daha güzel bir proje olsa gidermiyiz burayı bitirip diyoruz. Yaşadığımız evlerin geçici olduğunu biliyoruz, ama yine de evimizi ev gibi hissetmek için herşeyi yapıyoruz. Duvarlara hasret dolu İstanbul resimleri asıyoruz.. İşte geçici evimizden bir köşe..
Salı, Ekim 28, 2008
Salı, Ekim 21, 2008
Kötü haber tez yayılır..
“Ne olmuş abi?”
“Sen onu boşver bi pompa mevzusu varmış, anlat bakalım!!”
“Offfffffffff, evet abi ağustos ayında bi sipariş vermiştik, yeni geldi ama yanlış alınmış vs vs vs ...”
Boşveremedim gerçi, saha da bir kaza olmuş, işçilerden birisi ağır yaralanmış, belki de vefat etmiş.. Elim ayağıma dolaştı, eve giderken öyle dolmuşum ki arabada ağladım.. Allah ailesinin yardımcısı olsun, sabırlar versin.
Hepimizin sevdiklerini bize bağışlasın, acılarını göstermesin..
Pazar, Ağustos 10, 2008
Vay mee:((
Kaç gündür telefonlarla ulaşamıyoruz, ancak internetten o da bazen kesilse bile haberleşebiliyoruz. Dün özellikle kafayı yiyecektim, elçilik dahil hiç biyere ulaşamadım. Allah tan Andy ye mail yoluyla ulaşabildim rahatladım. Andy nin dediği gibi haberler hep çelişkili..Bu hengame bi bitsin gelin buraya da bi dinlenin canlarım benim.. İnşallah en kısa zaman da sonlanır bu saçmalık:((
Perşembe, Mart 20, 2008
Perşembe, Şubat 28, 2008
Yazmayayım deyip, dayanamadığımın resmidir!
Doca bilgisayarıma bitcomet diye bi program indirdi, evde sıkılmayayım oturduğum yerden bişeyler indirip izleyeyim, dinleyeyim diye. Her ne kadar virüsler yiyecek bilgisayarımı diye tırssam da bi kaç film indirdim, lost un yeni sezon bölümlerini de indirdim. Önce ki günde Love Story yi indireyim dedim, ilk bulduğuma tıkladım, gün boyunca bekle bekle, Doca eve geldiğinde felan bitmişti. Bi açtık ne görelim, saçma sapan bir hint filmi!! Neyse sonra önizleme seçeneği olan bi yerden buldum aradığım filmi, dün de Doca ile birlikte yeniden izledim. O ilk kez izliyordu, şırıl şırıl ağladım o oldu iki günlük uğraşların sonucu: )) Ben de benim Doca da sulu gözlüyüz canım, film bitince bi baktım gözleri kıpkırmızı, burnu kocaman olmuş: ))
İzne gittik demiştim ya, İstanbul da iken 120 isimli filme de gittik, film boyunca ağlamamak için kendimi zor tuttum, çaktırmadan gözyaşlarımı kollarıma sildim, gerçi ağlasan ne fayda? Dal gibi fidanlar gitmiş bu vatan uğrunda. Sonra da eve kadar yürüdük. Doca ben ve Wampir, dışarda da öyle bir kar tipi var dı ki, biz sinemadan eve yürüyemiyoruz, o çocuklar nasıl yürümüş dağlarda cephanelerle diye gene ağladım.
Şimdi de askerlerimiz yüreğimi yakıyor, Allah ım sen bu karda kışta, bizim için canını veren mehmetçiğimize yardım et, onları sağ selamet ailelerine kavuştur yarabbim.
Nasıl içim parçalanıyor bilemezsiniz. Doca hadi savaş çıkarsa seferberlik ilan edilir de bizide alırlarsa ne yaparsın gönderirmisin beni diyor, bende peşinden gelirim diyorum.
Bu konuyu hiç açmayacaktım ama o kendini bilmez kokoş Bül ent hanım mı bey mi ne idüğü belirsiz şahsiyete de iki çift lafım var, yıllardır o bir kez giyip attığınız elbiselerin kumaşlarından tüm dünya çocuklarına ikişer fistan çıkardı! Sizi de sizi alkışlayan bencilleride şiddetle kınıyorum. Evet ateş düştüğü yeri yakar ama bende bir ana olsam 10 tane de oğlum olsa 10unuda vatanıma feda ederim. Ama onun gibi sersemler için değil, bizler gibi özgür büyüsünler diye çocuklar için yaparım.
Gönül ister ki kimse şehit olmasın, terör olmasın, ama ülkemizi savunmak zorunda isek, sonuna kadar savunuruz. Artık bu tarz duygular, saflık olarak niteleniyorsa da ben buyum, içimden geçenler bunlar. Ailem beni böyle yetiştirdi ve ben asırlardır kimsenin kölesi olmamış, boyunduruk altında yaşamamış olan ülkemle iftihar ediyorum!
Tiflis tede yaşadım, Rusların sömürgesi olmuş; Tunus ta da yaşıyorum, Fransızların sömürgesi olmuş. Çocukları rusça yada fransızca öğrenmek zorunda, Rusya veya Fransa da akrabası olanlar, çocuklarını gönderenler bununla övünüyorlar. Fransızlar hala burayı ucuz tatil yöresi olarak kullanıyorlar. Tiflis i Ruslar bastığında 7, Tunus u Fransızlar bastığında 5 kişi ölmüş! Ülkemiz işgal zamanında bile, tüm hakları elinden alınmış, silahsız parasız zamanında bile, kurtuluş savaşı ile silkinip yoktan yeniden varolmuştur.
Kimin sayesinde işte o dağlarda, açlıktan soğuktan bin türlü hastalıktan ölen şehitlerimiz, gazilerimiz sayesinde. Zamanında aynı ülkeler Osmanlı nın da himayesi altına girmiş. Ama çok önemli farkla! Sömürge ve Himaye çok çok farklı şeyler. Biz ne dinimizi ne de dilimizi baskıyla bu insanlara kabul ettirmeye kalkmamışız. Bu sebeple Tunus ta hala Türk olduğumuzu söylediğimizde, yüzlerinde güller açıyor. Hatta yaşlı insanlar sarılmaya kalkışıyor. Hiç bir ülkeyi sömürgemiz yapmamışız, himayemiz altına almışız!
Şimdi özgür vatanında yaşayan, hergün sıcak yataklarında uyuyan bizler ne o şehitlerin hakkını ödeyebiliriz, ne de böyle şahsiyetsiz insanların onların değerini anlamasını bekleyebiliriz. Neymiş zenginlerin çocukları neden şehit olmuyormuş niye askerlik yapmıyormuş, başlarım zenginlerin çocuklarına! Onlar adam olsa o kadar zengin olmazlardı zaten.
Dualarımız ve tüm kalbimiz bizim için gözünü bile kırpmadan canını veren kahraman askerlerimizle birlikte..
Salı, Ekim 23, 2007
SIYAH PROTESTO
Pazartesi, Ekim 22, 2007
Kimin Savasina Alet Olacagiz?
http://www.haberler.com/3-koldan-atese-aninda-karsilik-haberi/
http://fotogaleri.haberler.com/turkiye-sokaklara-dokuldu/
Nasil icim yaniyor, nasil kahroluyorum sabahtan beri yerimde duramiyorum. Allah im sen bizlere bir cikis yolu ver! Bizler savas cikmasin diye yillardir sogukkanliligimizi koruduk. Simdi agir tahriklerle bizi kuzu kuzu savasa surukluyorlar!
Sogukkanli dusununce anliyorum ki, biz istesekte istemesekte savasmaya zorlaniyoruz, anladigim su ki Amerika "hadi Turkiye Irak'a gir, biz sictik, sende siva" diyemiyor ama bir gecede 200 Pkk itini topragimiza surup askerlerimizi kallettirip damarimiza basiyor ve bizim duygularimizi kabartarak oraya girmemizi sagliyor. Butun bunlarin guzelce oynanmis bir oyun oldugunu dusunuyorum. Simdi onlar bize yok girmeyin dedikce, biz inatlasan cocuklar gibi hayir hayir girecegiz diye tepiniyoruz. Girecegiz ne olacak daha az mi askerimiz olecek? Turkiye de ki yuvalarini kurutamiyor, sinirlarimiza sahip cikamiyor iken, nasil bilmedigimiz topraklarda at kosturacagiz?!
2008 e geliyoruz ve hala insanlar birbirlerini katlediyor, agliyorum kahroluyorum. Bu hicbir zaman Kurt-Turk meselesi olmadi, olen askerlerimizin yarisi Kurt, analari agitlar yakiyor kurtce. Sanmayin ki Irak ta oldurulen teroristler basimiza bela olmayacak! Yillarca once savastigimiz adamlara soykirim yaptiniz diye kafamiza kafamiza vuruyorlar, simdi biz onlarin ekmegine yag surup savas baslatacagiz. Amerika savasinca adi ozgurluk savasi olur, biz yaparsak adi katliam olacak! Biz sonuna kadar hakli iken bizi tum dunyanin gozunde suclu durumuna dusurecekler.
Turkiye herseyden once, toprak butunlugunu korumali, sinirlarina sahip cikmali, oncelikli isimiz vatan topragini bolmelerine engel olmak. 200 kisi nasil olurda bir gecede sinirdan girip geri gider? Bu nasil bir sinir diye kimse sormaz mi? Nasil bir oyunun icindeyiz Allah im, sen bizi duzluge cikar!
PKK saldırısında 12 şehit veren Hakkari'nin Dağlıca köyündeki piyade taburunda yaralanan kahraman erlerden biri, o gece yaşananları yakınlarına anlattı.
Sabah Gazetesi'nden Erhan Öztürk'ün haberine göre; hastaneden, kendisini telefonla arayan yakınları ile görüşen Mehmetçik, "Çatışma saatlerce sürdü. O kadar kurşun sıktık ki, mühimmatımız bitti. Bendeki şarjörler bitince, şehit olan arkadaşlarımızın şarjörlerini aldım. Beş şarjör bitirdim" dedi. Halen askeri bir hastanede tedavi altında tutulan ve durumu iyi olan Dağlıca Taburu'nun kahraman gazisi bazı arkadaşlarının da kaçırıldığını söyledi. İşte kahraman askerin anlattıkları:
KÖSTEBEK KUŞKUSU
"Cumartesi'yi pazara bağlayan gece yarısı, birliğimize sızma yaptılar. Çok kalabalıklardı. Ve çok yüklü gelmişlerdi. Biz tepede 50 kişiydik. Uyuma şansımız yoktu. Tepe emniyetini alıyorduk. Çok yakınımızda olduklarını biliyorduk, sesleri geliyordu. Telsiz konuşmalarını da dinliyorduk. Üstlerimizden öğrendiğime göre, içimizden, bizi bilen biri 'Buraya gelebilirsiniz, Burası savunmasız demiş... Bir anda geldiler.. Her yerden çıkıyorlardı. Özellikle üst bölgeyi çevrelediler. Biz iki gün öncesine kadar biliyorduk geleceklerini. Çok kalabalıklardı. Adamların nöbet tuttuklarını, doldur boşalt yaptıklarını, şarjörlerini değiştirdikler değiştirdiklerini her şeyi gördük. Hem termal kamera, hem nikon hem de gece görüş var. Her şeyi gördük. Bizimkiler sekiz kilometre öbür tarafa 3- 4 tane havan attı.
SAYILARI 150'DEN ÇOKTU
Gelenlerin sayısı 150'nin üstündeydi diye tahmin ediyorum. Çünkü üç bölgeyi yuvarlak içine aldılar. Hepimiz uyanıktık. Saat gece 12'yi 20 geçe başladı. Saat 4'e çeyrek kala kobra helikopterler geldi. O saate kadar hep savunmaya çalıştık. Mühimmatımız bitti. Bende üç şarjör kaldı. Şehit olan arkadaşlarımızın şarjörlerini aldım. Beş şarjör bitirdim. El bombası pimi çektim. Bir tane hücüm yeleği buldum. Onlar üstten ve arkadan saldırdılar. Biz önden bekliyorduk. Bizim inip, çıkamayacağımız yerlerden geldiler. Bunları önceden tespit etmiştik. Benim onbeş metre ilerimdeydi adamlar. Kürtçe falan konuşuyorlardı. İsimlerini falan hep duydum. Roketleri vardı. Çok sağlam gelmişlerdi. Doçka (bir tür uçaksavar) bile getirmiş adamlar. Çok ağır bir silah. Silahlar, el bombaları....Bizden 7-8 kişi şehit düştü. Biz 50 kişiydik. 20 kişi kaldık. 14'ü hastanede burada. Sağlamlar. Gerisi ya onlarla gitti. Ya da şehit oldu.
YARALILARI TAŞIDIM
Sonra kobralar bastırmaya başlayınca çocukları aldılar, gittiler. Ben bir tanesini vurdum diye sanıyorum. Çünkü el bombası pimi sesini duydum. On metre yukarımdaydı. Biz aşağıdaydık. Benim yanımda çok arkadaşım öldü. İki tanesini sırtımda taşıdım helikoptere. Onlar gidince sağdan soldan yaralıları topladık. Ben de yaralıyım ama diğer diğer çocuklara göre iyiyim. Sağlığımda bir sorun yok..."
Çünkü gözler yanmıştı ...
BU UNUTULUR MU ? (Ama malesef unuttuk...)
Birinci Dünya Savaşı'nda Ingilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü. Bu askerlerden bir kismi da Mısır'ın Iskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı'na hapsedildi. Kampın tam adı, 'Seydibesir Kuveysna Osmali Useray-i Harbiye Kampı' idi. Bu kampta, 1918'de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tumen'in 48. Alayı'na baglı Osmanlı askerleri tutuluyordu.
12Haziran 1920'ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, agır hakaret ve aşagılamaya maruz kaldılar. Bu insanlık dışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi... Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların yalan, yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kamplarin Ingiliz komutanları , azılı Türk düşmanı kesilmişlerdi. Savas bitmişti.
Ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, Ingilizler'in işine gelmiyordu. Cünkü, olasi yeni bir savasta, bu askerlerin yeniden karşılarına cıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, Ingilizlerin beyinlerine işlenmişti. Çözüm toplu katliamdı...
Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak suya normalin cok uzerinde krizol maddesi katılmıştı. Mehmetçik, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyorlardı. Ancak Ingiliz askerleri dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarina izin vermiyorlardi. Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemedi. Ancak bu kez Ingilizler havaya ateş etmeye başladı.
Askerlerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktular. Ancak başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Cünkü gözler yanmıştı ... Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz kör oldu.
Bu vahset, 25 Mayis 1921 tarihinde TBMM'de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref beyler bir önerge vererek, Mısır'da esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan Ingiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması icin TBMM'nin teşebbüse geçmesini istediler. Tabiiki yeni kurulan devletin bin türlü sorunu vardı. Bu hesap sorma işide unutuldu gitti. Ama onlar unutmuyorlar... Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp, dünya kamuoyuna sunuyorlar. En üzücü olanı da malum birilerinin, bu karalama kampanyalarına çanak tutması...
ŞEHİTLERİMİZE SAYGINIZ VARSA 3 dakikanızı almaz bu yazıyı arkadaşlarınıza göndermek.
ERMENİLER SOYKIRIM YAPILDI DIYE DÜNYAYI AYAĞA KALDIRIYOR BİZİM TARİHİMİZDEN HABERİMİZ YOK.

